I.
Kapının tokmağını vurdu biri, bak şimdi zil varken, elektrikler kesik olmalı, fakat hayır elektrikler var bin sekiz yüzlerden beri; Ampul'ün icadı, Tesla'nın çalınan fikirleri, Edison'un mevzunun üzerine yatışı, bir şekilde birleşen teoriler, söylentiler, kız alıp vermeler, düzülen alengirli çeyizler falan sonuçta elektrik var. Soğursa su fakat yeniden ısıtılamaz yumurtanın suyu, mavileşir yumurta. Tekrar kaynamaz yani aynı yumurta; aynı derede iki kere yıkanılmaz derken haklı filozof. Besin değeri düşer yumurtanın. Besin değeri önemli. Kapıyı çalan belli ki nostalji seviyor. Terlikleri sürükleye sürükleye bedenimi kapıya taşıyorum. bedenimin buna izni yok gibi, halledeceğim. Delikten bakıyorum karanlık. kimse yok. Aşağıdan sanırım diye düşünüp görüntülü diyafondan bakıyorum kimse yok. Yine her şeye rağmen bir tehlike sezmeyip kapıyı açıp bakmak aklıma yatıyor. Yerde bir zarf.
"Çekip gidenleri yâd ettik dün" diye başlıyor. Bana mı ait anlamam güç. Zarfı inceliyorum tekrar.
Ses var. Dışarıdan geliyor. Dikkatimi toparlayamıyorum bir türlü. Çay bardağına vuran çay kaşığı sesi, hâlâ şekerli içiyorlarsa demek ki çayı. Nasıl başladı acaba çaya şeker atma olayı, o ana gitsek, kim attı o ilk şekeri.? Ne yapacaksak, dur atma çok yanlış yaptın bak halimiz harap mı diyeceğiz sanki, sonra iflah olmadık?
Asya'da vuku buluyor ilk şeker, şeker kamışından elde ediliyor, o zaman tabi her şeye bal kulanıyor insanlık, baldan büyük tatlandırıcı ve özel nimet mi var, durmamış da biri ağzına şeker kamışını götürmüş, a bu tatlı demiş, iyi halt etmiş, sömürgeci beyaz insan arısız tatlandırıcı mı, bu daha büyük mucize, adına "beyaz altın" deyip şeker fabrikaları kuralım demişler. Kurmuşlar, hatta nasıl ucuza getirsek bu maliyeti, hesaplamaları ta o zaman başlamış, köleliği icat etmiş insan evladı, Afrika'dan gelen işçiler daha ucuza çalıştırılıyormuş çünkü. Yaşasın emperyalizm. Sonra ver elini şeker pancarı keşfi, sonra Dünya'yı bir kez daha kurtardık. Yaşasın emperyalizm.
Sonra aman nasıl arınılır suni şekerlerden.
Sesler büyüyor sol camın dışında bir anda, iki kadından biri, ötedeki komşunun oğlunun yeni evlendiği kızın, çamaşır asıp topladığını anlatıyor, nasıl hemen kabullenmiş komşu, durmamış bak kıza çamaşır astırıyor, istemiyordu güya, dedi de ocakta yemeğim var deyip içeri girdi diğeri. Sustu öteki.
Biri susunca konuşma hemen bitti, ne kadar güzel bir ayrıntı. Demek ki boş konuşanları susturma yolu cidden susmak. Akıllı diğer kadın.
Onlar konuşurken pencerelerinin altından sesler geliyor bu sefer. Sigara içiyor elleri buruşmuş, kasketli, ağır kahve tonları giysisi olan yaşlı amca diyor ki "Ne olacak bu memleketin hali", ayakkabısı kösele. Toplaşmışlar orada oturuyorlar. Bir kaç insan daha var, onlar da çok renkli giyinmemişler. Moda aramazsın sokaklarda. Sokaklar oluşturur zaten modayı. Moda da ne sahi, tüketilen şeyin aynı zaman diliminde birden çok insan tarafından çokça satın alınmasını meşrulaştıran tüketim çılgınlığına verilen resmi bir isimden başka. Çokça alınmayana moda dememiz gerekmez mi hem?
Mevzu bu değil elbet. Kahvehanenin önünde sandalye çekti yine biri, sandalyeyi kaldırıp çekmiyor kimse, eşyanın ruhuna saygı kalmamış hiç; üç beş kişi daha var, sandalyeleri çekip itiyorlar, istikrarlılar.
Masalarda kül tablaları; çok kullanılmış, çay bardakları hafif sarı; çayları dolduruyor çırak, sürekli bir git-gel; senkronizasyon önemli, çocuk işçi adı, çita gibi; olmak zorunda, yevmiyeden kesmesin usta.
"Vay efendim" diyor diğer amca, o biraz daha genç, gözlükleri kemik, lacivert onun yeleği, saati sarkıyor sol cebinden, cep saati, çok eski zaman insanı, nur yüzlü üstelik, "anasını sattığımının dünyası..." deyip, küfrediyor düzene.
Yok ama öyle aristokrat değil bu amcalar. O hiyerarşik kafalar sokaklarda olmaz. Sokaklar düzensizlik sever. Koyuluk, karalık, sıkıntı ve izmarit.
Sokaklarda asfalt olur. Bazen çatlar o asfalt çiçek çıkar yarığından, nasıl dersin bitki çıkıyor kaskatı şeyden Allah'ın işi, fakat malzeme çalmaktan aslı, kim bilir hangi malzemeyi eksik koydu karaktersizler ya da boşluk.
Bak az ötede bu nostaljik sokağı geçiverince modern şehir başlıyor, ışıklı, kasvetli, üzerine sis bulutu çökmüş, çöp kokulu. Az biraz görünüyor pencereden. Koptu gürültü herkes birbirine girdi. Yaya geçidinde durdu bir kadın. Yağmur yüzüne yağıyor. Tüm makyajı aktı beyaz gömleğine inanamazsın nasıl kırmızıymış dudakları. Akmayan makyaj malzemesi kullanmamış demek ki. Bir kadın geliyor elinde kılıç, bak arkada ışıklı cadde, modern apartmanlar yükseliyor sağ yanında, kılıç ne alaka diyorsun.
Kesiyor ikiye diğer kadını.
Pencereyi kapatıyor beriki kadın.
Ben de mektuba geri dönüyorum.
Kediye mama vereyim önce.
•
•